Doğum günün kutlu olsun lan blog!

3 10 2009

HappyBirthday62

Sevgili Blog,
Bugün 1. yaşını doldurmuş bulunuyorsun. Sana ilk yazdığım gün, dün gibi aklımda. Bir yıldır oranı buranı kurcalıyorum, temanı renklerini değiştiriyorum, boş bulduğum her yerine bir şeyler yazıyorum. Seni hem çok seviyorum blog, hem de senden biraz sıkıldım. Zaman zaman kontrolü elimden alıp beni yönetmeye çalışmandan biraz bunaldım.

Dürüst olacağım blog. Sana yazmaya başladığımdan beri kağıtlara neredeyse hiç yazmaz oldum. Eskiden bir kaç yazı yazar, biriktirir, düzenler öyle tek bir yazı haline getirirdim. Gazetelerin eklerine gönderip şansımı denerdim. Sen hayatıma girdin gireli blog, aklıma ne b.k gelirse yazmaya başladım. Zamansız gitmelerim bundandı blog. Sen kontrolü ele geçirmek için her hamle yaptığında ben çektim gittim. Kafana tokmakla vurarak seni susturdum (kendimi de susturmuş olabilirim tabi.)

Şimdi bir sene geçti blog. Kumanda panelinde 127 yazı görülüyor. Bunlardan sanırım 2 tanesi teyzem hastanedeyken yazılmış ama yayınlanmamış yazılar. O zaman net olarak bununla beraber 126 yazı eder.
Evet, blog. Sanırım artık anlamışsındır. Galiba seni kovmayı düşünüyorum. Benim için yerin her zaman ayrı. Ama hem isimsel hem de tasarımsal bir değişiklik iyi gelebilir diye düşünüyorum. Tam bir karara da varmadım. Aslında sistematik bir değişikliğe gitme yolundayım. Buna da kesin olarak karar vermedim. Bu yüzden, bu kez çok ciddi bir ara veriyorum. Düşünüp döneceğim. Ancak seni bitirme kararı alırsam sevgili blog, yazılarının noktasına bile dokunmadan blogger izin verdiği sürece seni saklayacağım.

Ve siz sevgili izleyicilerim, kararım kesinleştikten ve gerekli ayarlamaları yaptıktan sonra elbette sizleri bilgilendireceğim.

Blogumun 1. yaşını geride bıraktığı şu günde biraz yenilenmeye, biraz dinlenmeye, biraz değişikliğe giden süreci başlatmış bulunuyorum.

Doğum günün kutlu olsun
ve
güle güle ÇemberinMerkezinde…

Bekleyin beni. Döneceğim.

NOT: Yazıyı 04.10.2009 Pazar günü 00:30 civarında yayınladım. Blogun saat ayarını bozmuşum.





Adaptasyon Molası

24 09 2009

Bu kez ihtiyaçtan değil adaptasyon süreci sebebiyle kısa bir süreliğine mola veriyoruz. Yeni işe ve işyerine alışana kadar, otobüslerle derdimizi halledip işleri yoluna koyana kadar bana müsaade.





Alın verin ekonomiye can verin

14 09 2009

ekonomi

Türkiye Reklam Konseyi’nin “alın verin ekonomiye can verin” kampanyası 15 Eylül’e kadar devam edecekmiş. Simit alırsak yaşam standardımızın yükseleceğini vaad eden reklamları izleme seremonisi bugün son buluyor.

Ne diyor bu reklamlar?
www.ekonomiyecanverin.com adresinde ana sayfanın altında bir animasyon var. Küçük bir çocuk para verip balon alıyor, baloncu çocuktan aldığı parayla gidip fırıncıdan ekmek alıyor. Fırıncı da çiftçiye para verip buğday alıyor. Sonra hep beraber horon tepmeye başlıyorlar. Doktor, memur, ev hanımı, işçi derken herkes bir araya gelip horon tepmeye başlıyor. Hepimiz sonunda nasıl mutlu olduk? Küçük bir çocuk balon aldı ve piyasada sular akmaya başladı.
İlk baktığımızda etkileyici, güzel, hoş, sıcak bir reklam kampanyası görüyoruz. Mal mübadelesi ile hayatınızı idame ettirmiyorsanız günümüzün ekonomi anlayışında ancak para harcayarak para kazanabilirsiniz. Reklam kampanyasının doğrultusu bu açıdan doğru. Ancak gelin krize bir de başka bir açıdan bakalım. Herkesin hayatında birebir yaşadığı ama üzerinde durmaktansa hep başkalarını suçladığı bu açıdan bakmaya çalışalım.

Yazıya devam etmeden önce ekonomist olmadığımı ve gördüklerime dayalı fikrimi belirttiğimi bilmenizi isterim. Farklı fikirlere, hata düzeltmelere ve eleştiriye açık bir yazıdır.

Kriz Nedir?
Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne göre kriz, ekonomideki anlamıyla “çöküntü” demek. “İktisadi Kriz”in anlamı ise “Bunalım” olarak verilmiş. Ekonomik “bunalım” ya da finansal “bunalım” nasıl olur? Yine ekonomistlerin çok iyi bileceği gibi ekonomik krizin çok farklı dinamikleri vardır. Ancak her şeyi en ilkel haliyle alıp kullanan bir ülke olarak ekonomik krizi de en ilkel, en basit haliyle yaşıyoruz. Türkiye’de ekonomik kriz demek, piyasalarda nakit sıkıntısı demek. Yaşadığımız son krizi ele alalım. Gerçekten piyasalarda nakit sıkıntısı var mı? Evet, var. Peki, bu sıkıntı nereden kaynaklanıyor? Piyasada para yok mu? İş yok mu? Pazar yok mu? Bu sorulara cevap ne yazık ki net: Bunların hiçbirinin yokluğunu çekmiyoruz. Tabi ki özellikle yurt dışına çalışan firmalar, tekstil sektörü ya da ekonomik kriz karşısında dayanma gücü düşük olan bazı sektörler ve firmalar ilk yıkılanlar arasına girdiler. Ancak global ekonomik krizin patlak verdiği ilk günden bugüne değin etrafımdaki işveren veya çalışan kime “Nasıl, ekonomik kriz vurdu mu sizi? İşler nasıl?” diye sorsam bir kişinin bile “İşler kötü, iş yok” dediğine şahit olmadım. Ama ekonomik kriz onları, herkesi vurdu. “Çünkü alacaklarımızı tahsil edemiyoruz.”

Büyük bir firmayı göz önüne alalım. Büyük bir firma için bu sayı daha fazla olur ama her ay düzenli olarak 10 orta ölçekli firmadan mal alımı yaptığını düşünelim. Ekonomik kriz ya da kriz risk ortamında müşterilerinin şüpheci yaklaşımı ile bu büyük firmaya ödemelerini geciktirdiğini hatta bazılarının yapmadığını varsayalım. Büyük firma da “Ben alacaklarımı tahsil edemiyorsam, vereceklerimi de ödemem” diyerek alım yaptığı 10 firmaya ödemelerini yapmıyor olsun. Bu 10 küçük firma da kendi alımlarını yaptığı daha küçük 5’er firmaya ödemelerini durdursun. Ve daha küçük firmalar da kendi ödemelerini durdursun. Bu iş, kırtasiyeciden ataç alımına kadar zincirleme devam etsin. Ancak bütün bu süreç içerisinde mal/hizmet akışı devam ediyor. Yani iş var; ama para yok. İşte güvenli bulmadıkları ortamda paralarını kasalarında saklayan firmalar sayesinde ekonomik kriz riski bile kriz haline gelebiliyor. Çünkü herkes sözleşmişçesine piyasadan parasını çekerse, nakit akışı durursa, sıcak para akışı kesilirse o krizin gelmeyeceği varsa da gelir, devirir, geçer. İşte, iş var ama para yok yakınmalarının sebebi bundan. Nasıl iş olur da para olmaz lan? Para yoksa iş de olmaz. Kapatır gidersin dükkanı ama maşallah fazla mesailer, reklamlar, promosyonlar havada uçuşuyor. İşi dolaştırıp parayı dolaştırmayınca da dayanma gücü düşük olanlardan başlayarak listenin yukarısına doğru çöküş başlıyor.

Peki, piyasayı ne ayakta tutuyor azizim? Vatandaşın, son kullanıcının cebindeki para. Hükümetin ekonomik kriz için çözümlerine bakın. Hepsi vatandaş daha fazla alışveriş yapsın diye yapılıyor. ÖTV indirimleri falan hepsi son kullanıcıya hitap ediyor. Elinde parayı tutan, yastığının altına saklayan, bir yandan tüketirken bir yandan da kesenin ağzını açması gerektiğini unutanlara yönelmek gerekirken yukarıda bahsettiğim kampanyada olduğu gibi emeklinin, işçinin, çalışanın cebindeki parayı piyasaya sokma çabaları ile ekonomik krizden çıkılmaya çalışıyor. Ulan, vatandaşın cebinde ne kadar var ki, ne kadarı nakit olarak dolaşınca piyasayı hareketlendirecek? Daha önemlisi, bu ülkenin insanının ne kadar lüksü vardı ki ekonomik kriz gelince onu terk edecek? Ekonomik krizler geldi geçti, vatandaşın cebine giren parada bir değişiklik oldu mu? Parasını her gece dışarılara çıkıp eğlenerek, akşam yemeklerini hep dışarılarda yiyerek mi harcıyordu da ekonomik kriz çıkınca bu zevklerinden vazgeçti? Bundan önce de millet ay sonuna kredi kartı borcuyla giriyordu, bugün de ay sonuna kredi kartı hatta kredi borcu ile giriyor. Yarın da aynısı olacak. O yüzden hiç kaygılanmayın siz, vatandaş cebinde olmayan parayı bile harcıyor hayatta kalmak için.

Önce yastık altına sakladıkları paralarla aldıkları hizmetin karşılığını ödemeyenlerin kaygıları giderilsin özel çözümlerle. Sonra o paralar yastık altından çıkıp piyasalarda dolaşmaya başlasın. Milletin cebine de para girsin ki onlar da gidip sakız alsın, simit yesin, balon uçursun.

Al-ver ekonomisi bu şekerim. Tek taraflı yürümüyor. Fedakarlık gerek.

Özgün İçerik Kodu: 55F0B8181BB85957814CA6EC51AF196DB16B5A64